« Önceki | Sonraki »

7/11/2007

Kana(dı) Kırık Güvercin

 

Filistin yanıyor, Çeçenistan kaynıyor, Lübnan tarumar… Irak keşmekeş…

Ekranlarda toz toprağa bulanmış, eller üstünde, boynunda emziğiyle arşa uzatılmış yavru bi güvercin… Kana katliamında hafızalara silinmemek üzere nakşedilen işte bu kare. Yıllar geçsede bu fotograf karesi görenlerin hafızalarından her savaş sahnesinde geçecek. Tıpkı Filistinde iki ateş arasında kalan baba ve oğlunun son görüntüleri gibi… tıpkı ekranlardan “utanın” diye haykıran küçük kız çocuğu gibi… ve tıpkı sayılmayacak kadar çok olan diğerleri gibi. Kana’lı küçüğü değil bizi vurdu İsrail, hemde en can alıcı noktamızdan. Gözlerimizde deryalaşan bi acının müsebbibi Kana’lı yavru. Verdiği bir can cennet mükafatı karşısında… ya biz???

Savaş büyüyor, savaş içinden çıkılmaz bir hal alıyor… bütün mazlum ve masumları pervasızca içine çeken bir girdap gibi çekiyor içine. “her taraf olmaya çalışan bertaraf olur” diyor bir bilen. Mazlumdan yana olmayan, zulüme yol veren oluyor.  Biz ne oluyoruz?

Karanlık ışığın yokluğu halidir, gönüllerdeki ateşi, yüzlerdeki nuru hangi kandil tutuşturur? Ancak içinden aydınlanan dışına ışık saçar, yanmak gerek öyleyse, yandıkça aydınlatmak, yandıkça karanlığa karabasan olup boğazını sıkmak.

Her şey çok güzel olacak… toprağa düştükçe yeşerteceğiz İslam coğrafyasını, öle öle dirilteceğiz, ağlayarak öğreneceğiz gülmeyi ve değerini bileceğiz tebessümümüzün müsebbibi gözyaşlarımızın. Gidişimiz hicret, dönüşümüz fetih olacak… kaçanlara ve kaçarken ardında bıraktıklarına son kez bakanlara inat… Kaçışlarını kurtuluşları sananlara inat. Bir gün yeniden bir muştuyla, bir bayram şenliğiyle, bir fetih müjdesiyle… karanlığı susturup, sözü nur’a bırakacağız. güneşi bile kıskandıracak bir ışık şulesiyle donatacağız kutsal kentleri… İstanbul’un kalbi Kudüs’te atacak, Beyrut gözlerini Doğu Türkistan’da açacak, Irak saçlarını Kafkaslara savuracak… aynı kalbin pompaladığı can kaynağı hayat sıvısı olup dünyanın vücudunda her bir azaya akacağız, en uzak noktalara hayat yayacağız. “Biz” olacağız…

Kötü bir rüyadan uyanacağız, gözlerimizi açtığımızda güneş doğmuş olacak, zulüm durmuş olacak, biz gafletten uyandığımızda, Çığlıklar susmuş olacak. Terörist bebekler doğmayacak, biz yine bebeklere melekler diyeceğiz… namlular haya edecek, meleklere yönelmeye…”uyusunda büyüsün” diyeceğiz, aklımıza “Vaad” bebek gelecek, uyuyup büyüyemeyen…gözlerimize hüzün yağacak. İstemsizce mırıldanacağız, zihnimize bir bir düşen ilâhi kelamın vaadlerini… 

Allah (onlara zafer konusunda) bir vaadde bulunmuştur. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.(Rûm Suresi-6)

Sabret. Şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Kesin imana sahip olmayanlar sakın seni gevşekliğe (ve tedirginliğe) sürüklemesinler.(Rûm Suresi-60)

Kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve o vaad edilen şeye kavuşacak olan kimse, dünya hayatının geçimliklerinden yararlandırdığımız, sonra da kıyamet günü (hesaba çekilmek için) huzura getirilecek kimse gibi midir?(Kasas Suresi-61)

Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.(Nûr Suresi-55)

Mü'minler düşman birliklerini görünce, "İşte bu Allah'ın ve Resülünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resülü doğru söylemişlerdir" dediler. Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.(Ahzab Suresi-22)

Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman o kafirlerin yüz ifadelerinden inkarlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara hışımla saldıracaklar. De ki: "Şimdi size bu durumdan daha beterini haber vereyim mi: Ateş... Allah onu kafirlere vaad etti. Ne kötü varış yeridir orası!"(Hac Suresi-72)


*****************************



Kana(dı) kırılmış küçük güvercin,
ihtiyacın yok kanatlara…
cennete uçmak bir tek kanatsızlara.
Kana(d)ını feda etmeyen cenneti garantileyemez,
hadi artık uç kana(t)sız arş-ı alaya…
sana çok görülen her şey var orda,
senden esirgenen tüm güzellikler işte şimdi yanında,
mahrum bırakılmak istendiğin hayat mı?
O artık sonsuz sana…
Bekle…
bir gün sana reva görülenler dünya yurdunda,
misliyle ödetilecek tüm bu küstah haydutlara…

 


7/11/2007

“Lâl”e Gecikmeli Değiniş

Lâl mescidinde yaşanan olayları ibretle, canımız yanarak izledik. Konu hakkında bir yazı kaleme almayı çok düşünmeme rağmen elim bir türlü varmadı. Ne yazacağımı, neye vurgu yapacağımı bilemedim vazgeçtim yazmaktan. Olayın üzerinden günler geçti şimdi ben bu konuya, gündemden çıkmışken ve yazmaktan vazgeçmişken neden değinme ihtiyacı hissettiğime geleyim.

Lâl mescidinde yaşananlar hak ile batılın, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın karşı karşıya gelişiydi. Ahlaki yozlaşmaya, İslam’dan uzaklaşmaya, toplumsal kokuşmaya karşı onurlu bir duruş sergileyen gencecik kız öğrencilerin seslerini yükseltmeleriyle başlayan bir hareket maalesef  kanlı bitti. Direnişe destek verenlerin katline şahit olduk ekranlar vasıtasıyla.

Günler sonra benim bu konuya değiniş nedenim aslında bir başka yazarında üzerinden zaman geçmesine rağmen bu konuyu gündeme getirmesi ve Türkiye ile ilişkilendirip kendince felaket tellallığı yapmasıydı. 27 Temmuz Cuma günkü Cumhuriyet gazetesinde yine İlhan Selçuk’un (dar) “Pencere” adlı köşesinde “Mahalle ve Küre” başlıklı yazısına binaen yazılmıştır velhasıl bu yazı.

Peki ne diyordu İlhan Selçuk yazısında?

Şöyle diyordu;

“’Lâl’ Pakistan’da cami-medrese ortaklığından oluşan bir külliyenin adı…
Yönetime baş kaldırdı Lâl!
Dünya medyası günlerce bu ilginç başkaldırıyla uğraştı, kızlı erkekli öğrenciler ve müderrislerinin inanılmaz direnişi TV’lerde sergilendi.
Sonunda öğrencilerin tümünü Pervez Müşerref yönetimi “temizledi”(!)
Ne istiyorlardı Lâl direnişçileri?
Pakistan laik bir devletmiydi?
Yok canım…
Şeraitle yönetilen bir İslam ülkesiydi Pakistan…
Şeriatçılığın dibi yoktur.
Sen mi daha Müslümansın?
Ben mi?
Bir ülkede siyaset bu yola girdi mi, dönüşü olmayan bir yönde yarış başlar.
Türkiye bu yoldadır.”


Sözleriyle başlayan yazı Türkiye’de yapılan seçime vurgu yapılarak devam ediyor, yazının sonunu halka hitaben yazdığı satırlarla şöyle bağlıyordu;

“Ey mahalleli!
Mahalleni tanımak istiyorsan, küreni ve küreselleşmeyi tanımak zorundasın!”


Öncelikle İlhan Selçuk’un “Sonunda öğrencilerin tümünü Pervez Müşerref yönetimi “temizledi”(!)” ifadesindeki temizlemek kelimesinin tiksinti verici vurgusuna değinmek istiyorum. Öyle bir aydın(!) geçinen düşünün ki sırf duruşları, başkaldırışları, zulme boyun eğmemeleri nedeniyle canice katledilen gencecik öğrencilerin katline temizlik adı versin. Katillerin, hırsızların, sapıkların idamına insan hakkı diyerek karşı çıkan bu türden zevat, konu Müslümanlar ve onların İslami duyarlılıkları olunca katlini bile vacip görecek denli hakka ve hakikate karşı duyarsız kalabiliyor. Belkide (büyük ihtimalle) ekranda olanları izlerken bıyık altından pis pis sırıtabiliyor. Temiz olanı temizlemek kimsenin haddi değildir, ülkesini fuhşiyat batağından, ahlaksızlık çamurundan, pisliğin odağından temizleyememiş bir işbirlikçinin hiç haddi değildir. Yapılan ancak temiz olanı tertemiz olanın yanına adice göndermekten ibarettir. Bir savaşta sahabeden bir zatın düşman karşısında öldürücü bir darbe aldıktan sonraki “işte şimdi ben kazandım” sözü Lâl mescidinde katledilenlerin sahabe zihniyetiyle asırlar sonrasına izdüşümüdür ancak. Bu tarz aydınlarımız(!) önce zihinlerini ve kalplerini temizledikten sonra temizlikten söz edebilirler.

Yazısında şeraitle yönetilen bir İslam ülkesi olarak nitelenen Pakistan’da en Müslüman kavgası yapıldığını ima ediyor yazar. Adı İslam ülkesi olan nice ülkelerin, halkının %99’u Müslüman olan Laik Türkiye Cumhuriyetinden(!) yönetim açısından hiçte farklı olmadığını hepimiz biliyoruz. Böyleyken bu ülkeleri İslam ülkesi olarak nitelemek çokta doğru olmasa gerek.

Pakistan’da yaşananları örnek göstermek ve seçimler sonrası Türkiye’de aynı olayların yaşanacağı öngörüsünde bulunarak, bunun çığırtkanlığını yapmaksa bambaşka bir paradoks. Keşke bizim ülkemizde de Hakkı yiğitçe savunacak, bu uğurda korkusuzca ölüme gidebilecek, gördüğü yanlışı eliyle ve diliyle düzeltmeye çalışacak azimli, gayretli, hakikatli bir grup çıksa. Çıksa da bu malum zevatın yüzüne “İŞTE ŞİMDİ BEN KAZANDIM!” sözünü tokat gibi çarpsa… Çarpsa da ayılsa bu sözün şiddetiyle gaflet uykusuna dalanlar…

Not: Yazılarımda genel olarak bir takım yazarların fikirleri üzerinden yürütüyor olmam kiminizi rahatsız etmiş olabilir. Bu tarz yazılar kaçış yazıları veya birileri üzerinden prim yapma yazıları olarak algılansın istemem. Bizim camiamızda yazanların görüşlerini çoğumuz zaten biliyoruz. Bu bilgiler zaten bulunduğumuz ortamda dönüp dolaşıyor. İşte sırf bu yüzden her gün okumak durumunda olduğum gazetelerden damarımıza basan söylemlere bu köşede yer verip karşıt görüşümüzü bildirmeyi de kendi üzerime düşen bir görev olarak addediyorum. Her ne kadar okuduklarımız bizleri kızdırsa da karşıt görüşleri de bilmek buna mukabil fikir geliştirmek durumundayız. En büyük silah düşmanını tanımaktır.

7/11/2007

Sapak

Kırılgan ümitler devşirilmiş heybemde,
Kırbamda su niyetine içilecek zamanlar,
Yol sana uzuyor bakma,
Bana kısaldı deveranlar…
Sonu vızır vızır kurşunların ötüştüğü dağlar.

Cephede kan,
Cephede şahit kılınan,
Cephede namluya sürülen iman…
Ve sen gözlerini gaflet bürümüş insan!
Acılar yumağından bir ilmeklik sabır ve tevekkül,
Gözlerin nemli boş boş oyalan.

Bir çift el tutacak kadar,
Bir çift göz görecek kadar,
Dermanı olan bir çift ayak,
Mesafeler aşacak kadar.
İşte silahın ölene kadar.

Kanı pıhtılaşmış cesetlere ruh üfüren,
Feri sönmüş gözlerde can belirten,
Bedeni ruha giydirip cepheye süren,
Ruhları kokuşmuş siviller ordusundan,
Ordusuna terfi edilen,
Beklemektedir şimdi ölümü şahitlerinde öldüren.

Zaferi yenilgiye karıştıran dimağlara,
Bu yanılgı bir serap…
Canından evla kaybedişlere gebe ömründe,
Can kaybedeni kaybetmiş sayana bir bak!
Şimdi bol kazançlı dünyanız sizin olsun,
Bana kaybedişleri bırak!

Yolların kesiştiği noktada en keskin sapak,
Bugün değilse bile yarın senide bulacak.
Kırbamda yiten zaman,
Heybemde tükenen azığım,
Sonlu olanı sonsuza ettik kurban…

7/11/2007

Poema Pictura Loquens, Pictura Poema Silens

 

“Poema pictura loquens, pictura poema silens.”
(Resim sessiz şiir, şiir konuşan resimdir.)

Merdiven şiir’in 2005 Eylül-Ekim sayısının dosya konusu olan “resim-şiir ilişkisi” ana başlığıyla Alper Gencer’in kaleme aldığı makale bu sözüyle başlıyordu Simonides’in. Şiir ve resmin kesiştiği noktada anahtar kelime buydu.

Bir çok insana göre birbirinden çok farklı iki alan gibi görünsede birbirine kopmaz bağlarla bağlı bana göre, özelde şiir, genelde yazı ve resim. Yazı ne kadar tefekkür işi ise resimde bir o kadar tefekkür gerektiren bir sanat.

 Naci el- Ali…

Onu tanımadan evvel birçoğumuz Hanzala’yı tanıdık. Hanzala Naci el-Ali’nin ifadesiydi. Filistin deyince akla gelenler sıralamasında ön sıralardaydı hep Hanzala. Neden sonra bildik Hanzala’nın çizer babası Naci el-Ali’yi. Sessiz bir şiir, sessiz bir makale kalame alıyordu Naci el-Ali, Hanzala’yı her resmedişinde.

 Bugün Genç Dergisi, Cafcaf Dergisi ve Yazarlar Birliği’nin ortaklaşa düzenlediği bir programda Naci el-Ali’nin şahsında Hanzala, Hanzala’nın şahsında Naci el-Ali anıldı. Bir çok fikir erbabı üstad Hanzala bağlamında Naci el-Ali’yi anlattı. Abdurrahman Dilipak, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Tarık Tufan, Gülden Sönmez ve şuanda isimleri aklıma gelmeyen değerli şahsiyetler. Her birinin tesbitleri kayda değer tesbitlerdi, ancak biri vardı ki ifadesinden ziyade, Filistin işgaline gelince söz, gözlerinin göğüne bulutlar üşüştü, kelimeler boğazında düğümlendi ve sesi titredi işte bu bütün cümlelere bedeldi. Bir an "kraliçenin pireleri" adlı kitabındaki “dışarıdalar ve senin çıkmanı bekliyorlar” adlı yazısının bir cümlesi uçuştu zihnimde “gözlerinden damlayan Kudüs toprağımızı bereketlendirsin”. Gözlerinden damlayan Kudüs toprağımızı bereketlendirsin Tarık Tufan demekten alamadım kendimi…

Sanatçı eseriyle bilinir, eseriyle tanınır. O yüzdende Naci el-Ali Hanzala üzerinden tanıtılmaya çalışıldı. Hanzala’nın şifreleri çözümlenmeye çalışıldı bir nevi… Neden yüzümüze bakmıyordu, neden yüzünü göremiyorduk, yalınayak toprağa basmasının sebebi neydi ve neden başı güneş şeklindeydi? Baktığı yere mi bakmamızı istiyordu, yoksa bizi umursamadığı için mi yüzümüze bakmıyordu? Herkesin zihninde Hanzala kendisinin suretindemiydi yoksa? Yapılan tesbitler hep bu bağlamdaydı. Bana göre bu tesbitlerin hiçbiri Hanzala’nın bizden yüz çevirişinin nedeni olamaz.

Konuşmacılardan biri “mimikler olmadan da duruşun ne denli etkili olabileceğini gösteriyor Hanzala bize” demişti. Doğru tesbit… Duruşun direnişi nasıl temsil edeceğinin en açık göstergesi Hanzala. İşgale karşı duruştur Hanzala’nın duruşu, zorluklara göğüs germek, zulme karşı dimdik ayakta olmaktır.

Hanzala’nın ülkesi işgal altında…

İnsan simasıyla tanınır, bilinir, kimliğidir bir nevi yüzü. Yüzü yoksa kimliğide yoktur benliğide… Onu tanımlayamazsınız, eşgalini çıkaramazsınız. Ülkesi işgal altında olduğu müddetçe kimliği olmayacaktır Hanzala’nın, bu sebepten yüzüde. Birgün Filistin Siyonist işgalinden kurtulduğunda Hanzala’nın yüzü gün gibi aşikar olacaktır. İşte o zaman kimliğini bulacaktır Hanzala, işte o zaman bize kendini gösterecektir. Bakacaktır yüzümüze, bizden yüz çevirmeyecektir.

Filistin davasına duyarsız kalan bizlerin yüzü yoktur aslında, yüzü olanımızın da her nedense birden fazladır yüzü. Yüzsüz olmak mı yüz çeviren olmak mı evladır bu durumda? Hanzala yüzçevirendir, fakat onurlu direnişini de sergileyendir. Belki de duyarsızlığımıza karşı bizden yüzçevirmektedir.

Hanzala, Naci el-Ali’nin işgale karşı çektiği sancaktır. Naci el-Ali’nin ölümünden yirmi yıl sonra  Hanzala sancağı  bugün çizer Hasan Aycın’ın kalemiyle yaşamaya devam etmektedir. Belki birgün işgal sona erdiğinde Hasan Aycın yoksa başka bir çizer Hanzala’ya Naci el-Ali’nin düşündüğü yüzü çizecektir ve o günden sonra Hanzala çocukluğunu yaşayacaktır.

7/11/2007

Filistin’den Sonra Irak’ta Duvar!

 

 

Siyonist İsrail terör devletinin Filistin’de adını (sözde) “güvenlik duvarı” koyduğu “ayrım duvarı”na olan tepkilerden henüz olumlu bir sonuç alınamamışken, İsrail’in müttefiki ABD’de aynı yöntemi Irakta uygulamaya geçirmiş ve maalesef medyamızda bu olay pek yankı bulmamıştır. Irak’ta işgalin başladığı tarihten itibaren hedeflediği başarıyı gösteremediği gibi uğradığı hezimetin telafisini, mezhep çatışmalarını körüklemekle zafere ulaşarak bertaraf edeceği vehmine kapılan işgalci ABD’nin son oyunu olsa gerek bu.

İşgalci ABD tarafından, Irak’ın başkenti Bağdat’ta Şii el-Şula ve Sünni Gazaliye mahalleleri arasındaki yola 2 km uzunluğunda, 3 metre yüksekliğinde bir duvarın inşasına başlanmış. Sözde güvenlik gerekçesiyle örülen bu duvarla, yine sözde mezhep çatışmalarının önüne geçmekmiş niyet. Biz biliyoruz ki İsrail Filistin’de duvar örerken ne kadar halis niyetliyse ABD de ancak o kadar iyi niyetli olabilir Irak’ta duvar örmek konusunda.

 Bu duvarın inşasında amaç mezhep çatışmasının önüne geçmekten ziyade, mezhepler arası diyaloğun kesilmesini sağlayıp, Sünni ve Şii Müslümanların birbirleriyle olan iletişimini tamamen baltalamaktır. Bu kanıya nasıl vardığıma gelince, duvarın yapımını Şii ve Sünni Müslümanlar beraberce protesto edebiliyorsa başka ne düşünülebilir ki? Bugün Irak’ta yaşanan mezhepsel çatışmanın tüm halkı kapsadığına inananlardan değilim. Medya her ne kadar bu çatışmaları zihnimize böyle dayatmaya çalışsa da aklını ve mantığını çalıştıran her insan bunun böyle olmadığına kani olacaktır.

Yan yana iki mahallede oturan insanlar düşünün veya uzağa gitmeden bir mahalle ötenizde oturan insanlardan ne kadarını tanıdığınızı ve onlarla olan komşuluk ilişkilerinizi. Şii ve Sünni diye ayrılmış bu iki mahallenin sakinlerinin birbirleriyle çatışma dışında hiçbir iletişimleri olmadığını söylemek sadece gülünç olacaktır.

İnsani ilişkiler noktasında gayri Müslimlerle bile iyi ilişkiler kurabilen Müslümanlar olarak, sadece mezhepsel farklılıklarından ötürü aynı ülkenin halkı konumundaki insanların iletişim kurmaması için hiçbir sebep göremiyorum. Kaldı ki öyle olsa bile bu araya aşılmaz duvarlar inşa etmekle çözülebilecek bir sorun değil.

Bu noktada ABD’nin çıkarlarına ters düşecek olan mezhep çatışmaları değil, tam tersine mezhep farklılıklarını bir tarafa atıp vahdet şuuruyla hareket edebilecek, birlik olup işgalcilere karşı savaşabilecek bir Irak halkı tasavvurudur.

İki insan yan yana gelebildiği sürece bir noktada birleşme şansı her zaman vardır. Ancak siz o iki farklı şahsın, iki farklı bakış açısının, iki farklı mezhebin yan yana gelmesine engel olur, onların hiçbir şekilde iletişime geçmesine müsaade etmeyecek şekilde bütün yollarını kapatırsanız bu ihtimal ortadan kalkacaktır.

Irak’ta yaşanan bu olumsuzluk, Şii ve Sünnilerin ortak hareket etme konusundaki hassasiyetlerini körükleyerek bir hayra vesile olur ümit ediyoruz ki. İlk aşamada duvara karşı beraberce gösterilen tepkinin ileri ki aşamada işgal güçlerine karşıda aynı refleksi doğurmaması için hiçbir sebep yok.

Duvarla önü kesilmek istenen bir birlikteliğimiz var bizim unutmamalıyız, o birliktelik o bağ öyle bir bağ ki araya örülen beton değil çelik duvar olsa dahi koparılamaz. Bunun bilinciyle hareket etmeli Şii ve Sünni Müslüman kardeşlerimiz.

Azıcık basiret, azıcık feraset, tümüyle vahdet duası ile...