« Önceki | Sonraki »

7/11/2007

Postmodern Darbenin 10. Yılında…

28 Şubat 1997 Türkiye Cumhuriyeti  tarihinin sayfalarına düşen kara bir lekedir. Bu tarihte yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanda açıklanan bir dizi olumsuz kararla postmodern darbe tabir edilen bir döneme girilmiştir. 28 Şubat sonrasından günümüze kadar gelinen bu süreç içinde demokrasi ve özgürlükler açısından hiç olmadığı kadar sıkıntılı bir dönem yaşamış ve yaşamaktadır bu topraklar üzerinde yaşayan halk. 28 Şubat göstermiştir ki ordunun darbe uygulama anlayışı değişmiş fakat darbe konusundaki tutarlılığı değişmemiştir.

Düşünce ve inanç özgürlüğü önüne neredeyse aşılamaz bendler çekilmiş, Bunun en ağır bedelini ise aydınlarımız ve halk ödemiştir. Böylesi karanlık bir ortamda halk kendine yol gösterecek aydınlarının da sindirilmesiyle tamamen zor bir döneme girmiştir. Afla serbest bırakılan adi suçluların yerine hapishaneler düşünce suçluları ile doldurulmuş, adi suçlularla fikri ve inancı için çaba gösteren insanlar aynı kefeye konulmuştur. Psikolojik baskı ve sindirmeye maruz kalan aydın zümre fikirlerini açıkça söylemekten çekinir duruma gelmiş, fikirlerini korkusuzca söyleyenler ise ağır bedel ödemek durumunda bırakılmıştır. Faili meçhuller, çeteleşmeler bu dönemde çok sık görülmeye başlamıştır.

28 Şubat döneminin Başbakanlık müsteşarı Yaşar Yazıcıoğlu’nun geçtiğimiz günlerde Vakit Gazetesine yaptığı açıklamada müdahalenin hazırlıklarının 15 Ekim 1996’da ABD Dışişleri Bakanlığının gönderdiği çok gizli bir yazıyla startının verildiğini ifade etmiş ve olayın dış boyutunu dile getirmiştir. Bu boyutuyla ele alındığında manzara daha vahim bir hal almaktadır.

Okullarda başlatılan başörtüsü yasağı uygulamasının temelleri de yine bu dönemde atılmıştır. Başörtüsünden dolayı öğrenciler ikna odalarında psikolojik baskıya maruz kalıp ya okullarını bırakmak yada inancından taviz vererek okullarına devam etmek gibi iki yönüyle de olumsuz bir neticeyi doğuracak bir seçim yapmak zorunda bırakılmıştır. Eğitim hakları ellerinden alınan, inancından taviz vermeden okullarında eğitime devam etmek isteyen ve haklarını arama girişiminde bulunan bir kısım öğrencide düşünce suçu kapsamında hapsedilmiştir. Bu 10 yıllık süreç içerisinde yasağın boyutları günden güne genişleyerek önce okullar, sonra devlet daireleri ve son olarak “kamusal alan” tabir edilen tüm alanlarda keyfi uygulamalarla başörtülü bayanların yaşam alanı kısıtlanmıştır. Başörtülü öğrencilere yönelik başlatılan okullardan tecrit edilme süreci sivil halkada farklı şekilde yansımış, devlet daireleri, hastaneler vb. kurumlarda da bu sıkıntılar yaşanır hale gelmiştir. Kur’an Kurslarının kapatılması, İmam Hatiplerin orta kısımlarının kapatılması, dindar memurların işlerinden edilmesi hep bu sürecin ürünüdür. Kısa bir süre önce Konya’da yaşanan, medyada “tesettür faciası” ibaresiyle yer bulan çamur at izi kalsın zihniyetiyle yapılan ve bunun gibi pek çok asılsız/olumsuz haber 28 Şubat süresince medyada yer bulmuştur. Bu da medyanın bu süreç içindeki rolünün ne denli etkin olduğunu gözler önüne sermektedir.

Başörtüsü yasağı günden güne global bir hal almış, yasağı uygulayan ülkelerde beklenmedik bir artış görülmüştür. Yasağın uygulanmasına maalesef halkı Müslüman olan bir ülke olan ülkemiz emsal teşkil etmiştir. Dünya çapında adaletine itibar edilen AİHM geçtiğimiz günlerde başörtüsü ile ilgili kendisine gelen tüm başvuruları toptan reddederek adalet anlayışından şüphe edilmesi gerektiğini bizlere bir kez daha ispatlamıştır. AİHM’in bu kararından bir süre sonra AP’nin başörtüsü yasağının bir ayrımcılık olduğuna dair raporu kabul etmesi ve Türk hükümetinden bu konuyla ilgili bir değerlendirme yapmasını istemesi, AİHM ve AP arasındaki çelişkiyi göstermektedir.

Düşünmeyen, düşünse de fikirlerini ifade etmeyen, inancı sadece kalbe hapsedilmiş kesinlikle eylemlerinde ve söylemlerinde inanç unsuru ifadeler barındırmaması gereken tek tip, itaatkâr, sorgulamayan bir toplum oluşturulmak istenmiştir. Önce üniversitelerde kışla düzeni oluşturmakla işe başlayan zihniyet bu hedefini okullarla sınırlı bırakmamış sivil halkı da ordu nizamına sokmak istemiştir. Maalesef süreç işlemeye devam etmektedir ve 10.yılında 28 Şubat’ın etkileri aynı şiddette hissedilmektedir. 28 Şubat sürecinin mimarı konumundaki insanların adalet ve hakkaniyet çerçevesinde halka ödettiği bedelin misliyle bedel ödemeleri gerektiğine inanıyoruz.

Günümüzde suni gündemlerle yeni bir 28 Şubat süreci oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu hatanın bir kez daha tekrarlanmamasını umut ediyoruz. 11.yılında 28 Şubat sürecinin izlerinin halkımız ve topraklarımız üzerinden silinmiş olması temennisi ile…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır