« Önceki |

7/11/2007

Tehlikenin Farkındamısınız?(!)

“Tehlikenin farkındamısınız?”

Bu slogana bugünlerde kulağınız aşina olmalı, tv izliyor veya Cumhuriyet Gazetesiyle bir vesileyle haşır neşir oluyorsanız… Simsiyah fon üzerine tehlike çanlarını andıran bir sesle gelen bir yazı… Yazı stilleri her seferinde farklı, kimisinde normal kullanılmış harfler ama bir stil varki tehlikenin nerden geldiğini işaret ediyor resmen. Yeşil harflerle sağdan sola yazılmış arapçavari bir yazı… Cumhuriyet bu yazıyla irtica, mürteci, şeriat, muhafazakâr, dinci vs. demeden tehlikeyi birkaç kelimeye indirgemek yerine hafsalanızın aldığı/alacağı kadar geniş bir alan bırakıyor size… hayal gücünüz ne denli kuvvetli ise o kadar büyük bir tehlike. Cumhuriyet elden gidiyor pandomimi yapılıyor.

Bu reklam mı yoksa bir uyarımı olduğu belirsiz, ama niyeti gayet aşikar olan eylem kime ve neye karşı yapılıyor? Her seferinde maddi imkanlarının sınırlı oluşundan dem vuran Cumhuriyet gazetesi yetkilileri hangi bütçeyle gazete reklamı bile olmayan bir reklam verip televizyon ekranlarında felaket tellallığı yaptırabiliyor?

16 Mayısta saatler 100 yıl geri alınıyormuş dostlar, sanırım bu cümle bir Fenerbahçe’liden çıktı. Malum 100 yıl öncesi 1907 yani Fenerbahçe’nin kuruluş tarihi buyur buradan yak. Reklamda göze çarpan bir diğer öğe ise iki tarih 1881-2007, Cumhuriyet elden gidiyor naraları atan bir reklamsa eğer bu ilk tarihin Cumhuriyet’in kuruluş tarihi olması gerekmez miydi? Neden Mustafa Kemal’in doğum tarihi? Mustafa kemal’in doğuşuyla mı Cumhuriyet kurulmuştu ki tarih böyle veriliyordu? Tarihlerden hiçbirinin Cumhuriyetin kuruluşuna tekabül etmiyor oluşu beni fesat düşüncelere itiyor açıkçası. Öyle ya Cumhuriyet öncesine döneceksek 1923 yılını baz almalı değimliyiz veya Cumhuriyetle ilgili bir tarih aralığı vermemiz gerekiyorsa başlangıç tarihi olarak yine bu tarihi almamız gerekmez mi?

Bu sorular zihinleri kurcalayadursun, bana göre cumhuriyet’in derdi ne tehlike, ne cumhuriyetin elden gidişi. Nedir peki bu gazeteyi böylesine ürküten? Gazetenin Başyazarı İlhan Selçuk köşesinde sürekli hasetlik ederek abone sayısı yüksek diye İslami medyaya nereden geliyor bu değirmenin suyu sorusunu yöneltmesiyle tanıdığımız bir yazar. Bir gazetemizin tirajının çok yüksek oluşunun ne denli kanına dokunduğunu her seferinde açıkça ifade ettiğini birçok kez yazılarında okuduğum bu yazar kendi gazetesinin ordu ve çevresi dışında okunmadığını bildiğinden olsa gerek böyle hasetlik ediyordu. Cumhuriyet elden gidiyor narasının altında yatan gerçekte bana göre bu… Cumhuriyet gazetesi tirajı ne düşen ne artan bir gazete, ordudan biri vefat edince üzülüyordur büyük ihtimal gazete çalışanları bir abonemiz daha gitti diye. Cumhuriyet maddi anlamda zor bir dönem yaşıyor sanırım, buda onların son çırpınışları, zira bu reklamla su yüzüne çıkmayı planlıyor.

Açık bir provakasyon… “cumhuriyetinize sahip çıkın” derken duyarlı vatanseveri oynuyor, bakın ben cumhuriyetçiyim diyor lisan-ı hal ile. Gazete eşittir Cumhuriyet (rejim olan) psikolojisini insanlara empoze ediyor adeta. Sürekli ekranda dönen reklamların, kapitalist düzende insanı sömürü aracı olarak kullanışının hipnoz araçları olduğunu bilmeyenimiz yoktur. İnsanı tüketim çılgınlığına iten reklamlar iyi veya kötü ürünü ekranda en albenili haliyle gösterip insanların sahip olma güdüsünü körükler. Bu bazen iştah kabartan bir yiyecek reklamıdır ekranda ballandıra ballandıra yiyen insanı görünce ister istemez cezp eder. Bazende Cumhuriyet reklamında olduğu gibi bir yaygara şeklinde, provake ederek “benim gazetemi almazsan cumhuriyet elden gider”e vardırır. Peki bunu nerden çıkardım? Cumhuriyet gazetesi duyarlı(!) bir gazete olarak halkı karşı karşıya olduğu tehlikeden haberdar ediyor yalnızca diyebilir birileri.

Bende derim ki son perdede “cumhuriyetinize sahip çıkın” yazısının yanında duran cumhuriyet gazetesi reklamın aslında hangi cumhuriyete sahip çıkmamızı bize öğütlediğinin açık göstergesi. Şaka bir yana bunu sadece bir gazetenin son çırpınışları olarak görmek ahmaklık olur. Çünkü Cumhuriyet bu reklamıyla bir taşla birçok kuş vurmayı hesaplıyor.

1) Tirajını yükseltmek,
2) Müslümanları açık hedef göstermek,
3) Provakasyonla halkı kamplaşmaya itmek,
4) Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi tehlikesi(!),
5) Fenerbahçenin 100 yılını hatırlatıp en çok taraftarı olan spor klübünün taraftarını kafalamak :),
6) Mustafa Kemal’in doğum tarihini verip nasıl bir Atatürkçü olduğunu göstermek,

Bu yazdığım maddelere varın siz dahasını ekleyin çünkü bu kadarla sınırlı değil Cumhuriyetin hedefi…

7/11/2007

Postmodern Darbenin 10. Yılında…

28 Şubat 1997 Türkiye Cumhuriyeti  tarihinin sayfalarına düşen kara bir lekedir. Bu tarihte yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanda açıklanan bir dizi olumsuz kararla postmodern darbe tabir edilen bir döneme girilmiştir. 28 Şubat sonrasından günümüze kadar gelinen bu süreç içinde demokrasi ve özgürlükler açısından hiç olmadığı kadar sıkıntılı bir dönem yaşamış ve yaşamaktadır bu topraklar üzerinde yaşayan halk. 28 Şubat göstermiştir ki ordunun darbe uygulama anlayışı değişmiş fakat darbe konusundaki tutarlılığı değişmemiştir.

Düşünce ve inanç özgürlüğü önüne neredeyse aşılamaz bendler çekilmiş, Bunun en ağır bedelini ise aydınlarımız ve halk ödemiştir. Böylesi karanlık bir ortamda halk kendine yol gösterecek aydınlarının da sindirilmesiyle tamamen zor bir döneme girmiştir. Afla serbest bırakılan adi suçluların yerine hapishaneler düşünce suçluları ile doldurulmuş, adi suçlularla fikri ve inancı için çaba gösteren insanlar aynı kefeye konulmuştur. Psikolojik baskı ve sindirmeye maruz kalan aydın zümre fikirlerini açıkça söylemekten çekinir duruma gelmiş, fikirlerini korkusuzca söyleyenler ise ağır bedel ödemek durumunda bırakılmıştır. Faili meçhuller, çeteleşmeler bu dönemde çok sık görülmeye başlamıştır.

28 Şubat döneminin Başbakanlık müsteşarı Yaşar Yazıcıoğlu’nun geçtiğimiz günlerde Vakit Gazetesine yaptığı açıklamada müdahalenin hazırlıklarının 15 Ekim 1996’da ABD Dışişleri Bakanlığının gönderdiği çok gizli bir yazıyla startının verildiğini ifade etmiş ve olayın dış boyutunu dile getirmiştir. Bu boyutuyla ele alındığında manzara daha vahim bir hal almaktadır.

Okullarda başlatılan başörtüsü yasağı uygulamasının temelleri de yine bu dönemde atılmıştır. Başörtüsünden dolayı öğrenciler ikna odalarında psikolojik baskıya maruz kalıp ya okullarını bırakmak yada inancından taviz vererek okullarına devam etmek gibi iki yönüyle de olumsuz bir neticeyi doğuracak bir seçim yapmak zorunda bırakılmıştır. Eğitim hakları ellerinden alınan, inancından taviz vermeden okullarında eğitime devam etmek isteyen ve haklarını arama girişiminde bulunan bir kısım öğrencide düşünce suçu kapsamında hapsedilmiştir. Bu 10 yıllık süreç içerisinde yasağın boyutları günden güne genişleyerek önce okullar, sonra devlet daireleri ve son olarak “kamusal alan” tabir edilen tüm alanlarda keyfi uygulamalarla başörtülü bayanların yaşam alanı kısıtlanmıştır. Başörtülü öğrencilere yönelik başlatılan okullardan tecrit edilme süreci sivil halkada farklı şekilde yansımış, devlet daireleri, hastaneler vb. kurumlarda da bu sıkıntılar yaşanır hale gelmiştir. Kur’an Kurslarının kapatılması, İmam Hatiplerin orta kısımlarının kapatılması, dindar memurların işlerinden edilmesi hep bu sürecin ürünüdür. Kısa bir süre önce Konya’da yaşanan, medyada “tesettür faciası” ibaresiyle yer bulan çamur at izi kalsın zihniyetiyle yapılan ve bunun gibi pek çok asılsız/olumsuz haber 28 Şubat süresince medyada yer bulmuştur. Bu da medyanın bu süreç içindeki rolünün ne denli etkin olduğunu gözler önüne sermektedir.

Başörtüsü yasağı günden güne global bir hal almış, yasağı uygulayan ülkelerde beklenmedik bir artış görülmüştür. Yasağın uygulanmasına maalesef halkı Müslüman olan bir ülke olan ülkemiz emsal teşkil etmiştir. Dünya çapında adaletine itibar edilen AİHM geçtiğimiz günlerde başörtüsü ile ilgili kendisine gelen tüm başvuruları toptan reddederek adalet anlayışından şüphe edilmesi gerektiğini bizlere bir kez daha ispatlamıştır. AİHM’in bu kararından bir süre sonra AP’nin başörtüsü yasağının bir ayrımcılık olduğuna dair raporu kabul etmesi ve Türk hükümetinden bu konuyla ilgili bir değerlendirme yapmasını istemesi, AİHM ve AP arasındaki çelişkiyi göstermektedir.

Düşünmeyen, düşünse de fikirlerini ifade etmeyen, inancı sadece kalbe hapsedilmiş kesinlikle eylemlerinde ve söylemlerinde inanç unsuru ifadeler barındırmaması gereken tek tip, itaatkâr, sorgulamayan bir toplum oluşturulmak istenmiştir. Önce üniversitelerde kışla düzeni oluşturmakla işe başlayan zihniyet bu hedefini okullarla sınırlı bırakmamış sivil halkı da ordu nizamına sokmak istemiştir. Maalesef süreç işlemeye devam etmektedir ve 10.yılında 28 Şubat’ın etkileri aynı şiddette hissedilmektedir. 28 Şubat sürecinin mimarı konumundaki insanların adalet ve hakkaniyet çerçevesinde halka ödettiği bedelin misliyle bedel ödemeleri gerektiğine inanıyoruz.

Günümüzde suni gündemlerle yeni bir 28 Şubat süreci oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu hatanın bir kez daha tekrarlanmamasını umut ediyoruz. 11.yılında 28 Şubat sürecinin izlerinin halkımız ve topraklarımız üzerinden silinmiş olması temennisi ile…

7/11/2007

Kudsiyet Atfedilen Şehir; "KUDÜS..."

 

“Genişçe bir yolda ilerliyorum, belki bir sokak, belki bir cadde… ama hüzünlü, ama yorgun bir kentin eskimiş yüzü, aşikar olan bu… yanımda kim var bilmiyorum, yolun sonu nereye çıkar tahayyül edemiyorum. Sonra yol bitiyor genişçe bir alanda, karşıma tarihe meydan okuyan, her dem tazeliğini koruyan o muazzam yapı çıkıyor. Kubbe’tüs-sahra güneş gibi parlıyor, gözleri kamaştıran nur şuleleri saçıyor. İşte yanı başında Mescid-i Aksa duruyor, ben duruyorum, zaman duruyor, dünya duruyor… “sonunda” diyorum “işte üç mescidin üçüncüsündeyim sonunda”. Nasıl geldim bilmiyorum. Allah Rasulü nasıl gittiyse öyle belki…” Bunca yazılanlardan Kudüs’e gitmiş olduğum düşünülebilir. Hayır, ben hayatımda hiç Kudüs’e gitmedim, Mescid-i Aksa’yı, Kubbe’tüssahra’yı, o geniş eski sokağı hiç görmedim. Görmedim demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, çünkü yazılanlar yalnızca bir rüyanın anlatımı…  

Hiçbir duyarlı Müslüman yoktur ki, ta içinde bi yerlerde vatan hasreti gibi yüreğinin en derininde sızlayan bir Kudüs hasreti barındırmasın. Hiçbir duyarlı insan yoktur ki Filistin ve intifada deyince zihninde direnişin en şanlısı canlanırken kendi dili ve dinince dua etmesin.  

Kudüs… Kudsiyeti adına sirayet eden, Doğuş kilisesiyle Hristiyanlar, Süleyman mabedi ile Yahudiler,  Mescid-i Aksa ile biz Müslümanlar için önem taşıyan, üç semavi dinin kudsiyet atfettiği şehir Kudüs… Müslümanların ilk kıblesi, Mirac hadisesinin tanığı ve dünyadan ukbaya giden yolun kapısı. Değerlerin odağında olunca bir o kadar paylaşılamayası… yüzyıllardır işte bu sebepten savaşa aşina insanları… bir Haçlı seferlerine muhatap oluşu, bir Selahattin Eyyubi’nin önderliğinde şanlı bir fethe sahne oluşu… işte en son Siyonist işgaliyle hem hal oluşu. Uğruna canını feda edecek delikanlıların çarpışmasına sebep olan dünya güzeli bir gelin gibidir Kudüs, soylu, cazibeli ve alımlı… Ödenecek her bedele değerdir, velhasıl o Kudüs’tür, paha biçilemezdir, hiçbir bedel mizanda Kudüs’e denk gelmezdir.

(Kendimizce yaptığımız bu yetersiz tasvire aldanıp, Kudüs’ün üç beş satırda tanımlanabilecek bir kısırlıkta olduğu vehmine kapılmamanız, gözümüzün görmediği, dilimizin kalemimize kalbimizden hükmettiği bu aciz, bu tanımsız tanımdaki eksikliklerin tarafımıza atfedilmesi dileğiyle.) 

Bunca Kudüs tanımının ardından, işgal altındaki günümüz Kudüs’ünde, kutsallarımıza saldıran Siyonist İsrail terör devletinin en güncel saldırısı (ama son değil) kazı çalışması adı altında Mescid-i Aksa’yı yıkma girişimi… 3. intifadayı tetikleyebilecek böyle bir girişim Siyonistlerin sonunu çabuklaştırmaktan başka bir işe yaramayacağına, bizlere Kitabullah’ta fil ordusuyla Ebrehe’yi ve ebabilleri örnek veren Rabbimize olan imanımız nisbetinde inanıyoruz. Beyt’ini koruyan Rab, Rasulünün Beytullah’la bereaber zikrettiği iki mescidden biri olan Mescid-i Aksa’yı da koruyacaktır muhakkak. Kaldı ki Filistin'in Ebabilleri Siyonist İsrail’in fil ordusunu birinci intifadadan beri taşlamaktadır.

Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla 

1- Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi?
2- Onların 'tasarladıkları planlarını' boşa çıkarmadı mı?
3- Onların üzerine ebabil (sürü sürü) kuşlarını gönderdi.
4- Onlara 'pişirilip-sertleştirilmiş balçık taşları' atıyorlardı.
5- Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı.

 
Mescid-i Aksa’nın yıkılma girişimini ve Siyonist İsrail’in işgalini Filistinin iç meselesi gören at gözlüklü, tarih bilgisi ve ümmet bilinci zayıf  şahsiyetlerin (içimizdeki beyinsizler) yazıp çizdiklerini görüyoruz. Mekke, Medine, İstanbul kadar bizim (bizden) olan, değerleri değerlerimiz, insanları insanlarımız, ölenleri şehitlerimiz, kalanları kardeşlerimiz, mabedleri mabedlerimiz olan şehri bize ötekileştirmeye çalışanlara bir çift laf  “KUDÜS BİZİM ŞEHRİMİZ!”

 

7/11/2007

TaVaNa VuRDu iBRe

psikolojik bir savaşın en hazin söylemlerine gebeymiş oysa,

tutulası zehir saçan diller.

gördüğü hallisünasyona gerçek yaftası vuran,

şizofren silüetler dolanıyor, pencere altlarında.

en saçma sorular zihinleri meşgul ederken,

ilahi bir davete gebedir aslında tüm söylemler...

inanca darbe vuracak tüm fiiller,

küfür batağına çeken bir girdap hükmünde bermuda şeytan üçgeninde beklemektedir kurbanını...

davaya balta vuracak tüm eylemler,

bir provakasyonun son sahnesinde boy göstermektedirler.

imana galebe çalan tüm söylemler,

gömülecek bir berzah kazmaktadır şimdi kendine...

sorguya hakim olan tüm eller ve diller,

işkence sonrası susuşlar yaşamaktadır...

ey ateşte yakılmayı hakeden tüm bedenler!!!

ateş ALLAH'ın emrindedir,

bazen gülzar'a çevirir yanarken bile,

bazen buzda yakar adamı bu böyle biline...

şimdi hayata dair tüm teoriler,

bir kaygının izdüşümüdür...

kavgasında kaygı barındıran tüm rakipler,

bir mağlubiyetin anaforunda heyhat!

formatlanmış dimağlara yüklenesi tüm ilimler,

tek bir ilme muhtaçtır esasen.

şüpheci tavırlarla salına salına gezinen şu gölgeler,

nesnesini kaybedişin serkeşliğinde,

fütursuzca düşmektedir yıkık viranelerin eskimiş taş duvarlarına...

sözleri fani yare adanmış türkülerin bekaya ukalaca haykırışıdır,

dilleri aşındıran yürek tınısı.

bataklıkta çırpınmanın hazin sonu ne denli çabuklaştırdığı teorisi üzerine bir deney gerçekleştirmektedir,

denek suretinde dünya batağına saplanan maddeciler.

potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye çevirmek üzerine kamufle edilmiş,

dünyevi tüm istekler.

İnsanlık esfel-i safilin çukuruna batmaktadır  heyhat,

ibre tavana vurmaktadır…

7/11/2007

Guantanamo 5. Yılına Girmesin!

 

11 Ocak 2002’de mahkumların sevkine başlanan Guantanamo üssü bugün 5 yaşında…

İnsan haklarından ve demokrasiden dem vuran ABD son yıllarda Guantanamo Bay askeri üssünde mahkumlara yapılan işkencelerle bu söylemlerinde ne denli samimi olduğunu kanıtlamış bulunmaktadır. ABD’nin özgürlük, demokrasi, insan hakları kavramlarından neyi anlayıp uyguladığı tartışılabilir bir boyuta ulaşmıştır. İşgal ettiği ülkelerde özgürlük vaadiyle ruhları bedenlerden bağımsız kılıp özgürleştirmek dışında özgürlüğün izine rastlanamamaktadır.

İçeriden sızan bilgiler doğrultusunda tam bir işkencehane izlenimi veren Guantanamo üssü ABD’nin insan hakları konusunda dibe vurmuş olduğunun bir başka göstergesidir. Çok değil birkaç gün önce açıklanan, Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından 2004 yılında yapılan araştırma sonucu hazırlanan raporda, ABD görevlilerinin, Guantanamo üssündeki mahkumlara yaptıkları kötü muameleler vicdanı olan herkesin kanını donduracak cinstendi. Yapılan işkencelerden birkaçı şu şekilde sıralanıyordu;

*  Sorgu odalarında sıcaklığın tutsağı bayıltacak kadar yükseltilmesi ya da düşürülmesi

* Tutsakların 24 saat boyunca el ve ayaklarından yere zincirli halde aç ve susuz tutulması 

* 4 gün sürebilen sorgularda tutsakların yüksek müzik ve ışıkla uykusuz bırakılması, bir tutsağın, Kuran-ı Kerim’den yüksek sesle sureler okuduğu için yüzünün tamamen bantlanması

* Rahip kılığındaki sorgucuların tutsakları vaftiz etmesi, tutsakların İsrail bayrağına sarılması ve yüzlerine adet kanı olduğu belirtilen bir sıvının fırlatılması…

Bu sorgu yöntemlerinin aralarında eski savunma bakanı Donald Rumsfeld’ın da bulunduğu bakanlık yetkilileri tarafından onaylandığı bazı FBI çalışanları tarafından aktarılıyor. ABD Sivil Haklar Birliği Örgütü’nün bilgi edinme yasası uyarınca yürüttüğü hukuk mücadelesi sayesinde FBI’ın iki yıl önce yaptığı çalışma doğrultusunda bu bilgiler gün yüzüne çıkmıştır. İki yıl önce elde edilen bu bilgiler doğrultusunda Guantanamo üssü’nde aradan geçen iki yıl zarfında işkence konusunda ne gibi gelişmeler yaşandığını (müsbet manada işkence konusunda bir adım atıldığı yanılgısında değiliz elbette) merak etmemek elde değil. Kaldı ki bu raporda ele alınan 4 maddelik işkence listesinin bu kadarla kalmadığını 493 FBI çalışanının sadece 26’sının işkence ve kötü muameleye tanıklık ettikleri düşünülecek olursa, tanıklık edilmeyen gün yüzüne çıkmamış daha ne gibi işkencelerin uygulandığını tahayyül edemiyor insan.

Yine 11 Eylül olayları akabinde dünyanın çeşitli yerlerinden toplanıp sorgusuz sualsiz Guantanamo’ya götürülenler arasında bulunan Murat Kurnaz, serbest bırakılmasının ardından yaptığı açıklamalarla aslında gün yüzüne çıkan olayların ve fotografların bile yetersiz, eksik ve yanlış olduğu kanısını uyandırmaya yetiyordu. 2002 yılında Guantanamo’ya götürülüp dört yıl süreyle burada somut bir kanıt olmaksızın tutulan Murat Kurnaz’ın dilinden yapılan işkenceleri okuduğumuzda bu kadar da olmaz demekten alıkoyamıyorduk dilimizi.

Zulmüne işgal ettiği ülkelerde göz önünde, Guantanamo’da ise duvarlar ardında ve gözlerden ırak devam eden ABD, insanlık suçu işlemeye devam etmektedir. Bu gidişata dur deme zamanı gelmiş ve hatta geçmektedir.

"Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır." (Bakara-193)

"Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günahtır. Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük günahtır. Zulüm ve baskı ise adam öldürmekten daha büyüktür. Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır. " (Bakara-217)